Kaybolan Düşünceler Tarihi

İnsanlar çok düşünür ama düşündüklerinin bi kısmını onaylamazlar
Onayladıklarının bi kısmının gerekliliğine inanmazlar
İnandıklarının bi kısmını dile getiremezler
Dile getirdiklerinin bi kısmını anlatamazlar
Anlattıklarının bi kısmını dinletemezler
Dinleyenler dinlediklerinin bi kısmını hatırlayamazlar
Hatırlananların bi kısmını aktaramazlar
Yeni nesiller aktarılanların bi kısmını anlayamazlar ve
Böylece aklımızdan geçen sonsuz düşünceler tarih içinde bizle beraber kaybolur 🙂
Ama biz yine de yaşayalım ya böyle iyi. bakarsınız ilginç bişe olur falan

Advertisements
Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

Birinin sayın seyircilere dur deme zamanı geldi

Baylar ve bayanlar, sevgili ve sayın seyirciler. Size bu yazımdaki farkındalığı vermeyi artık bir borç biliyorum. Büyük bir çoğunluğumuz dahil olmak üzere ülkece televizyon manyağı olduğumuzun farkındayız. Bugün bu zaafımız üzerine biraz yazayım dedim ki o güzel bünyeniz daha fazla yıpranmasın, üzülmesin.

İlk önce dizilerle başlamak istiyorum. Bizzat ben bir dizi sever değilim. Buna rağmen arada bir salona oturduğumda farkettim ki bir iki bölümü ucundan azıcık bile görsen sarıyor. Hele o bölümün bitişi yaklaştığında reklam girip bitmesi var ya o bitiriyor beni. Beş dakika sonra bir şey göstermeden biteceğini bile bile yine oturup bekliyorsun. Ayrıca bölümün ‘Dur hayır şimdi bitmemeli!’ diyeceğiniz bir yerde bitmiş olması da cabası. Kabul edelim, adamlar işini iyi yapıyor. Dizi sayıları hiç öyle azımsanacak boyutlarda değil. Genellikle her akşam televizyon izleyen kişilere sordum, takip ettikleri diziler bir insanın parmaklarını geçecek sayılara ulaşabiliyor. İşin ilginç yanı bu insanlar dizilerle yatıp kalkıyor, onlarla sevinip üzülüyor. Fatmagül’ün başına gelenlere üzülüp ona acıdığı için diziyi seyredenler olduğunu düşünmeye başladım. Tabi bu işten yine Fatmagül karlı çıkıyor. Zenginlerin fink attığı dizilere karşıysa hem özenme hem de bir kıskançlık dalgası var. İnsanlar bu kişilere özendiklerini kabul etmiyorlar, dizideki yaşamları yanlış buluyorlar ama dikkat ederseniz en yüksek reytingleri o tarz diziler alıyor, çünkü insanlar onların yaptığı şeyleri yapmak istiyorlar.

Televizyon bahsinin diğer bir kulvarı akşam haberleri. Genelde gazetelerden takip etmek daha iyidir, istediğiniz haberi seçer onu okursunuz. Yine de haberleri izlemek için birkaç günde bir akşam vakti televizyon başına otururum. Gazete ile televizyon haberleri arasında bulunan farkları görmek hiç zor değil. Medya insanı televizyon vasıtasıyla çok daha güzel yönetiyor. Art arda ve her kanalda aynı anda verilen cinayet, kaza, dolandırıcılık haberleri bir türlü bitmek bilmiyor. Yaklaşan seçimlerle her gün gerim gerim gerilmekten artık stres olduk, oda daralıp üstüme üstüme gelmeye başladı. ‘Ülke mi tepe taklak ben mi amuda kalkmış bakıyorum acaba?’ diye düşünüyorsunuz. Bu arada izlemek istediğiniz habere gelene kadar kanalları tavaf ediyorsunuz, zaten o saatten sonra psikoloji oluyor darmadağın…

İşte televizyon alemine dışardan bakarsak durum böyle. Size tavsiyem kendinizi oturduğunuz yerde bu kadar yormayın, biraz mola verin. Bir kaç haftalığına televizyondan uzaklaşmaya çalışın. Başka uğraşlar bulun. İnanın yapacak çok şey var arayıp bulabilirsiniz. Hani bazı kesim der ya bunlar şeytan icadı! Şeytan değildir ama melek icadı da değil, insan icadı. O yüzden dikkatli olmak lazım, televizyon tiryakiliği öldürmez, süründürür.

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

Haklar haksızlıktan mı doğar?

Türkiyemiz güzel bir ülke. Maşallahı var. Kıtaları bağlayan boğazlarımız, onları süsleyen köprülerimiz, gitmesem de görmesem de Anadolu’da bin bir kültür, bin bir eser var. Nereye elini atsan tarih akıyor. Turistler geldiği zaman güzelliklere hem hayranlıkla hem de kıskançlıkla bakıyorlar. Teknolojide de fena değiliz. Boğazı alttan geçen Marmaray projemiz, üçüncü boğaz köprüsü fikri ve işin aslı ‘çılgın’ bile olsa İstanbul’a ikinci bir boğaz projemiz var. Dış görünüş açısından her şey tamam. Tüm bunlara rağmen ülkemiz hala gelişmemiş bir ülke. Kafa yapısı bakımından. Bunlardan en acı olanı: Temel haklarımızı bile elde etmek için kös kös oturup yumurtanın kapıya dayanmasını beklememiz. Bugünün haberleri bunu bir kez daha kanıtladı.

En son yazdığım sınav skandalı yazısının üzerine bu sabah resmen tuz biber ektiler. Ben sabah haberlerini dinlemek için yeni yatağımdan kalkıyorken millet ana baba çocuk toplanmış YGS, KPSS vs. her tür sınav için itiraz kuyruğuna girmiş. Haberin başlığı buydu. ‘İtiraz Kuyruğu’. Vay be bizimkilere bak sen! İtiraz etmek için kuyruklara bile giriyorlar. Bizim halk mı bunlar? Beklediğimize değmiş, gözlerim yaşarsa yeridir. Halkımız hakkını aramaya başlamış. Bu güzel tabloyu bozmayı gerçekten istemiyorum, yalnız biraz geç kalınmadı mı? Tabi ki geç olması hiç olmamasından iyidir derler ama o kadar sınavın hakkını kim verecek, savunmasını kim yapacak ben hala anlamış değilim. Özellikle gerekli merciler de tatmin olmuşken. Şimdiye kadar neredeydiniz siz yahu… Neyse konumuz bizim halkın sınav davasından çok kendine ettiği eziyet. Kafalardaki anlayış, haklarını korumaktan çok, taraftar mantığıyla ilerliyor. İnsanımız kendi elindekiler bir bir alınırken tabiri caizse ayakta uyuyor. Aradan uzunca zamanlar geçip ne zaman dönülmez bir noktaya geliyoruz, o gün herkes aslan kesiliyor. Haklar bu ülkede nedense haksızlıkların ardından doğuyor.

Kusura bakmayın ama bu saatten sonra ne kadar kürek çekseniz boş ki nereye doğru çekeceksiniz o da meçhul. Sınavlar oldu bitti, biri sevindi, biri üzüldü, diğeri kim vurduya gitti. Kedi misali geri dönerseniz şaşırmam. Zaten kedi gibi yaşamıyor musunuz? Hani kediler vardır kovarsın kıpırdamaz, üstüne gidersin boş boş bakar. Bizimkiler de o misal. Kedinin ne zaman kuyruğuna basarsan o zaman kaçıyor. İlla bir kuyruk acısı olacak yani. Belki de bizim toplumumuza bu lazım. Malum böyle yetişmişiz(!) Daha geçen on yirmi yılı Küçük Emrah filmleriyle kapatmış bir nesiliz sonuçta. Bol bol haksızlık olsun ezilelim. Filmin sonlarına yaklaşırken galeyana gelip vaziyeti kurtarırız. Tamamen saçmalık.

Bence bu sınav olayları bize güzel bir ders olsun. Bu kaçıncı ders bilmiyorum ama isteğim son olması. İnsan hakkını iş işten geçtikten sonra değil, zamanında aramalı. Yeterli farkındalık artık oluşsun. Haklar haksızlıklardan değil, farkındalıklardan doğar.

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

Ösym için tavsiye: Kriptolu sokak satıcısı hattı

Bizim devlette olan biten bellidir. Aslında her sene aynı şeyler olur. Skandallar bile aynıdır. Şarkıcının biri hamiledir, ünlü işadamı öldürülmüştür. Ösym’nin cevap anahtarını kaptırması da gayet olasıdır. Çeyrek asıra ulaşmayacak bu kısa ömrümde ben bile kaç kere soru-cevap çalınması olayı gördüm. İnanın soruları açık açık satsalar bu kadar rağbet olmaz. Maksat skandal olsun. Altını üstüne getirdiler sistemin. Bir türlü de çözemediler. Biz bu cevapları nereye saklasak, nasıl saklasak…

Cevap anahtarını saklasan olmuyor çalıyorlar. Kendi zekalarınca şifreleyelim(!) deniyor, bizim halk kaçın kurası. Ne diziler, ne filmler izliyor onlar haftaiçinde. Aşk-ı Memnu’daki ilişkileri takip edebilen herkes bulur o şifreyi. Ben gayet halkın içinden bir yöntemle huzurlarınıza geldim. Çok komplike öyle kolay kolay sökülmez. Megafonu açıp yüksek sesle cevapları okusan yine kimse bir şey yapamaz o derece. Kriptolu sokak satıcısı hattı. Sokaktan geçen kamyonetli satıcılar vardır hani. Sebze, meyve, nevresim, kap kacak satar artık eline ne gelirse. Arada bizim oraya da uğruyorlar. Güzel abim sokağın bir ucundan arabasıyla giriyor. Ne sattığını anlayabilene aşkolsun. Kriptolu mesaj hattı gibi sokaktan çıkana kadar tek kelime alamıyorsun abinin söylediklerinden. Her gün geçiyorlar, aynı azmi göstermeme rağmen henüz ne dediklerini çözebilmiş değilim. Duyduklarından adamın patates sattığını düşünüp, nevresim sattığını falan görünce insan kötü oluyor. Satıcı abim o sistemi nasıl kurmuşsa bir tek kelime kaptırmıyor sana.

Otururken bir gün aklıma geldi. Acaba biz cevap anahtarlarını bu abilere mi versek? Nasıl olsa cevaplar sokaklara kadar düştü. Abinin saklamasına da gerek yok kamyonetinle gezip megafonla okusun, çözebilene helal olsun. İki kilo patates için sokakta gezen abim kriptolu mesaj hattı gibi sistem kurmuş kendine, devletin koskoca merkezi daha işi öğrenemedi. Bir de savunuyorlar yok böcekle dinlenmiş, yok kedi söylemiş. Geçelim bunları. Ülkemizin sınav sistemi itibarı sokaklık oldu ama bir sokak satıcımız kadar olamıyor. Hepinizi sokaklara davet ediyorum ders alasınız.

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

İletişimin Boyutu

İletişim günümüzün olmazsa olmazlarından biridir. İnsanların toplum halinde yaşaması ve gelişen teknoloji ile beraber iletişim sizin de düşüneceğiniz gibi bir lüks olmaktan çıkıp ihtiyaç haline geldi. Artık küçük çocuklardan tutun en fakirimize kadar hepimizin elinde iyi kötü bir telefon, evinde internet, televizyon, ev telefonu var. Benim merak ettiğim bizim bunlara ne kadar ihtiyacımız olduğu..

Tüm bunlar hayatımıza girmeden önce insanlar birbiriyle iletişemezlerdi ve bunun nedeni şartların el vermemesiydi. Posta bu yüzden icat edildi, posta güvercini de -evet posta güvercini bir icattır arkadaşlar- ama çok önceleri bu da yoktu… İki tane çok yakın arkadaş bir yol ayrımına geldiklerinde birbirlerine iyi şans diler, ‘yolun açık olsun’ diyip ayrılırlardı. 20-25 sene, hatta 30-40-50 sene sonra tekrar karşılaştıklarında sanki daha dün beraberlermiş gibi muhabbetlerine devam ederlerdi. Bunu kesin olarak bilmiyorum, orada değildim ama eğer biz hala toplum olarak yaşıyorsak bu böyle olmuş olmalıdır diye düşünüyorum.

Yüzyılları hızlıca geçirip bizim çağımıza dönüş yaparsak insanların, sürekli birbirini aradığını, internette görüştüğünü ve ya herhangi bir şekilde iletiştiğini görüyoruz(sizin benim bu yazımı okumanız gibi). Benim sorum iletişimin böyle devasa boyutlara ulaşmasının sizce bir gereği var mı? Eğer atalarımız hayatlarını en iyi arkadaşlarından ayrı bir biçimde yaşayabiliyorsa, evrim geçirmediğimize göre bunu bizim de yapabilmemiz gerekir. Akıllara gelen ‘çağa ayak uydurmak’ kelimeleri bana daha çok telefon hattı satanların ve internetçilerin ya da bunlardan kar sağlayan insanların ağızlarından çıkma gibi geliyor. Bir insan gerçek bir dostunu yıllar sonra gördüğünde yine eskisi gibi onun yanında mutlu oluyor ve paylaşıcak şeyler bulabiliyorsa zaten bu insanların arasına yılların girmesi imkansızdır. ‘Beni aramadın, sen bizi adamdan saymadın, telefona ulaşamadın mı’ vs. gibi laflar gereksizdir ki bence o laflar söyleneceğine arkadaşlığa kaldığı yerden devam etmek gereklidir, çünkü şundandır: Zaman hala akıyor. Bizzat bunları yaşamış bir insanım ben de. Yıllar sonra ilkokuldan, liseden arkadaşlarımla buluştuğumda onlara ‘beni neden aramadın?’ demek yerine beraber iyi vakit geçirmeye çalışmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. Kısacası, iletişim güzel bir şeydir evet kullanmak lazımdır, fakat bunu gereksiz yere devasa boyutlara ulaştırarak elimizden telefonu düşürmeyip net başından ayrılmamak yanlıştır diye düşünüyorum. Bu aynı zamanda hayatın getirdiği zorluklardan ve engellerden birini aşmanın yoludur ve kendi ayakları üstünde durarak kendine yetebilmenin bir kanıtıdır.

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

Hayat bazen mızıkçı bir çocuk olabiliyor

Fotoğraf çekilen insanların çoğunun ortak bir derdi vardır. Bir türlü pozları istedikleri gibi çıkmaz. Ya gözü kapalı çıkmıştır ya konuşurken çıkmıştır. Saçı yamuktur, elbisesi kırışıktır, oturamadan flaş patlamıştır. Karşı taraftan, çekenin tepkisinden neler olup bittiğini anlamaz nedense. ‘Çekiyoruuuum’ diye uzayarak başlayan cümle siz toparlanamadan ‘Çektim!’ diye biter. Çektin mi?! Ne ara çektin? Yine mi kötü çıkmışsınız?Biz buna kısaca ‘hayatın cilvesi’ diyoruz.

Birazcık karamsar gözlüklerimizle bakalım dünyaya. İnsanın hep hazırlıksız yakalandığı bir an vardır. Beklediğiniz zaman istediğiniz şey bir türlü gelmek bilmez, beklemediğiniz zaman kapıya dayanmıştır. Tam işiniz gücünüz varken, o yoğunluğun arasında onu o kıyıya kenara sıkıştırıp aradan çıkarmanız gerekmektedir. Hatta isteklerinizin istemeyi bıraktıktan sonra olması da cabasıdır. Bu ne demektir? Hayat size sövüyor mudur? Yoksa trajikomik bir senaryonun ortasında yapılan -çift ş’yle- eşşek şakası mıdır? Bence hayat bizi sevdiği için böyle arada el şakalaşmaları hoşuna gider. Hani bizden isteği biraz sazan vari yaşamak sanırım. İş güç derken arada bir istediklerimizi yapmak, fırsatları değerlendirmeyi bilmek.

Tamamdır, şimdi çıkaralım karamsar gözlüklerimizi, atalım bir köşeye. Canınızı sıkmayın, bu hayatta her şey geliyor, geçiyor. Herkesin kötü geçirdiği günler ya da ters giden şeylerin arka arkaya geldiği zamanlar olabilir. Yirmi dört saat insana işlerini ve zevklerini karşılamak için yetmeyebilir. Bizim sorunumuz değil ki. Hayat bazen mızıkçı bir çocuk olabiliyor!

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment

Engelsiz Kahramanlar

Bu yazıyı organizasyonda benimle beraber çalışan ve zaman geçiren arkadaşlarım Ahmet Topçu, Ali Burak Sakallı, Cem Ağçiçek, Cihan Subaşı, Enver Sipahi, Eylül İlçiz, Mert Berkem, Nezih Öner, Ömer Yıldırım, Sıla Burçak Saygı, Uğur Kerküt, Umut Batman’a armağan ediyorum.

Geçen hafta BJK çalışanı olarak Andre Vergauwen Kupası’na katıldım. Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı kupayı evine götürürken biz de destekçi ve çalışanları olarak onlarla beraberdik. Yakın zamanda bu kadar çalıştığımı, bu kadar eğlendiğimi ve bu kadar erken kalktığımı hatırlamıyorum. Gün boyu yorulduk ama buna gerçekten değdiğine inanıyorum. Benimle beraber organizasyon için çalışan kaliteli insanlarla tanıştım. Fransa, Almanya, İsviçre, İsrail ve İtalya’dan gelen takımlardan oyuncular ve çalışanlarla muhabbet ettik. Beşiktaş takımını da yakından tanımış olduk. Takımca güzel iş çıkardılar, iyi mücadele ettiler, özellikle final maçı zorluydu ama kazandık. Beni asıl etkileyen konu -başta Beşiktaşlılar olmak üzere- oyuncuların gayreti oldu.

Engelli oyuncular kesinlikle bizden çok daha gayretli insanlar. İnanın o sandalyeyi yönetmek bile ayrı bir marifet. Onun üzerinde bulunup basketbol oynamak ve bu kadar sayı yapabilmekse benim açımdan imkansız gibi bir şey. İnsan onların yaptıklarını görünce ne kadar azimli biri olsa da kendinden utanıyor ister istemez. Özgüvenleri gerçekten çok yüksek ve kendileriyle barışık insanlar oldukları ortada ki buralara kadar gelebilmişler. Zaten arkadaşlarımla arada yaptığım muhabbetlerde onların da sporcuların gayretine hayran kaldıklarını dinledim. Duygusal anlar yaşadığını söyleyenler bile vardı. Ne desek oyuncuların hakkını veremeyiz, bir kere bunu kabul edelim. Benim gözümde kupayı tüm takımlar kazandı. Tabii ki en büyük alkışı kupa sahibi olarak Beşiktaş hakketti, onları tekrar kutluyorum. Beş günlük beraber geçirdiğimiz vakit boyunca ilginç olaylardan biriyse şu: Gerçekten bu insanların engelli olduğunu görmüyorsunuz. Maçları izlerken normal bir basketbol takımından farksızlar ve daha önce hiç izlemeyen bir kişinin düşündüğünden çok daha güzel bir oyun ortaya koyuyorlar. Bizim için onlar engelsiz kahramanlar.

Beraber geçirdiğimiz güzel hafta bitti, bense aynı düşüncede takılıp kaldım. Biz de bir sorun var sanki. Çabuk vazgeçen bir insan olmamama rağmen kendimi sorgular oldum. ‘Neden bu oyuncular kadar azimli olamıyoruz?’ Şimdi dönüp tüm bu yaşananlara baktıktan sonra düşünmeden edemiyorum. Bence onlar değil, biz engelliyiz.

Posted in Hayatın İçinden | Leave a comment